- Hocam ya, nedir bu Türkiye’nin hali? Sen gündemle biraz ilgileniyorsun gördüğüm kadarıyla, anlatsana bi, bu gidiş nedir, ne olacak? - Ne olacağını ben nerden bileyim koçum, takdir neyse o olur. - Ya tamam eyvallah da, biz de bişeyler görebiliriz herhalde di mi? Allah akıl fikir vermiş. - E tabi. - Mesela Cumhuriyet mitingleri falan yapıldı. Bir sürü insan Cumhuriyet ve kazanımlar elden gidiyor diye bağırıyor, bi taraftan Fazıl Say “onlar %70 biz %30, karanlık güçler cumhuriyeti ele geçiriyor, hayallerim yok oldu, bi kızım var onu da alır giderim” diyor. Ne oluyor gerçekten? Cumhuriyet tehlikede mi? - Yok be aslanım Cumhuriyet’in tehlikede falan olduğu yok. Hatta kurulduğundan beri en iyi zamanını yaşıyor. İşte enflasyon problemi aşıldı, PKK problemi ortadan kalkıyor, insanların gelir seviyesi yükseliyor. Dünyanın dört bir tarafına Türk okulları açılıyor yani Türkiye geleceğe yatırım yapıyor. Böyle giderse kronik hastalıklarımızın hepsinden birer birer kurtulacak gibiyiz. - E Fazıl Say niye öyle diyor o zaman? Mitinglerdeki milyonların derdi ne? - O konu karışık biraz. Bu iyiye gidişten rahatsız olanlar da var elbet. Kimileri kendince haklı, yanlış bilginin mağduru, kimileri menfaatlerini korumak için veya çarıklıları sevmediği için iyi göstergelerden kötümser sonuçlar çıkarıyor. - Cumhuriyet elden gidiyor diye feryat edenler arasında cahilliğinden mütevellit haklı olanlar da var, menfaatleri öyle gerektirdiği için düşmanlık yapanlar da var diyorsun yani. - Aynen. … - Peki haklı olanlar kimler? Neden haklılar? - Haklı olanlar beyinleri yıkanmış olan kesim. Bunlar küçüklüğünden beri bir şeriat tehlikesiyle korkutulmuş. “Şeriat gelirse özgürlüğünüz elden gidecek, farklılığınıza tahammül edilmeyecek, baskı altında yaşayacaksınız, mesela kızların zorla başı kapatılacak, erkeklere zorla namaz kıldırılacak” falan denmiş. Bunlar da haklı olarak böyle bir şeyi istemiyorlar. Dindar insanların ekonomide ve siyasette güçlenmeleri, halkın büyük bir çoğunluğunun oyunu toplamaları onları korkutuyor. “Sonumuz fena, kollarımızı kesecek bunlar” diye titriyorlar. - Haha, niye kolları kesilsin ki, hırsız mı bunlar? - Değil elbet ama kol kesen bir rejime doğru yol aldığımızı düşünüp korku duyuyorlar. - Var mı peki öyle birşey? Bu gidişin sonu şeriat rejimi mi? - Elbette değil. Aksine bu gidişin yönü demokrasiye doğru. İşin komik tarafı “şeriat rejimi” diye bir şey de yok. O sadece bir heyüla gibi insanları korkutmak için kullanılıyor. - Nasıl yani şeriat dediğin şey İslam devletlerinin rejimi değil mi? - Değil. - E nerden çıkmış o zaman bu şeriat? - Şeriat “haklar” veya “hukuk” demek. İlk defa 31 Mart vakasında ordudan atılan subaylar “şeriat isteriz” diye bağıra çağıra yürüyüş yapmışlar. Yani “bizi haksızca ordudan attınız, hakkımızı isteriz” demek istemişler. Zamanın İttihat ve Terakki taraftarları bunu eski düzeni istemek, meşrutiyetten geri dönüş, kısaca gericilik olarak yansıtmış. O günlerde şeriat eski düzeni sembolize eden bir kelime olmuş. Şimdiyse kol bacak kesen, insanlara baskı kuran İslam rejimi anlamında bir kısım medyanın temcit pilavı olmuş. - Kelimelere takılmayalım. İslam’ın bir rejimi var sonuçta, onu kastediyorlar. - Yok. - Nasıl yok? - Baya yok işte. İslamın bi devlet rejimi falan yok. İslam her konuda ahlaki temelleri vaz etmiş. Bu temellere uyan bütün rejimler İslam’a da uyar. - E peki padişahlık ne o zaman? - Padişahlığın İslam’la bir ilgisi yok. Osmanlı rejimi öyleymiş. Ama İslam’ın ilk zamanlarındaki rejim Cumhuriyet’e daha yakınmış. Ama bu “Cumhuriyet İslam’ın rejimidir” anlamına gelmez. Padişahlık da olabilir, cumhuriyet de. Önemli olan İslam’ın temel kurallarına aykırılık olmasın. Örneğin zulüm olmamalı, insanlar özgür olmalılar, vs.. - O zaman bu adamların şeriat korkusu tam bir heyüla desene. - Evet. - Gene de şunu anlamadım. Bu insanlar bu korkuyu kendileri üretip, kendileri mi korkuyorlar yani? Kendin pişir kendin ye hesabı. Hiç mi gerçeklik payı yok bu korkunun? - Güzel soru. Müslümanlar arasında çok azınlık da olsa İslam’ı yanlış anlayan, şeriatı gelmesi gereken bir İslami rejim olarak gören, bu rejimin baş açık dolaşmaya izin vermemesi gerektiğini düşünenler var. İran ve Suudi Arabistan’da bunlar devlettir de. Ama Türkiye farklıdır. Türkiye’de müslümanların hemen hepsi demokrasi taraftarıdır ve öyle yoz bir İslam anlayışları yoktur. Yani Suudi ve İran pratiği İslam’ın doğru birer örnekleri değildir. Osmanlı pratiği daha doğrudur. - Peki bu kol kesme hikayesi nerden çıkmış? - O ayetle sabittir. Kuran-ı Kerim “hırsızlık yapanların elini kesin” der. Ama bu rejimle ilgili bir şey değildir. Ayrıca kol kesmenin de bir adabı vardır. Her hırsızlık yapanın kolu kesilecek diye bir şey yok. İşte ihtiyacı kadar çalma, kıtlık zamanında çalma, korunmamış bir şeyin çalınması gibi durumlarda el kesilmiyor. Koskoca Osmanlı dönemi boyunca sadece bir-kaç defa kol kesme cezasının verilmiş olması bu nedenledir. - Yani o zaman şöyle diyebiliriz: İslam bir rejim önermemiştir ama bazı ceza kanunlarını önermiştir. - Evet. Öyle diyebiliriz. … - Peki menfaatlerinden dolayı Türkiye’nin mevcut gidişatından rahatsız olanlar kimler? - Bunlar birinci gruptan farklı, hatta birinci gruba gaz veren statüko sahipleri. Yani koltuk sahipleri. Bir kısım üst düzey memurin. Bunlar, pek çoğu itibariyle kendileri yetersiz olmalarına rağmen ideolojileri sayesinde koltuk sahibi olmuş insanlardır. Bu gidiş onlara koltuklarını kaybetme riski şeklinde görünüyor. Ne desinler? Koltuğumuzu kaybetmek istemiyoruz diyecek halleri yok, “Cumhuriyet tehlikede” diye bağırıyorlar. - İdeolojileri nedir ki bunların? - İdeolojilerinin ne olduğundan ziyade devlette ideolojinin ne aradığını sormak gerekiyor. Aslında devletin bütün dini inançlardan ve ideolojilerden bağımsız laik bir yapı olması gerekiyor. Devletin bir ideolojiye sahip olması, diğer ideolojileri baskı altında tutmaktan, onları kamusal alandan kovma gibi teşebbüslerden başka bir işe yaramaz. - Türban diyorsun yani.. kamusal alan deyince çağrışım yaptı. - Sadece türban değil pek çok şey. Kısaca “ifade özgürlüğü” diyebiliriz. Laik demokratik bir sistemin olmadığı yerde türban da dahil olmak üzere hiçbir ifadenin devlet ideolojisi nezdinde özgürlüğü yoktur. - Hımm kafam karıştı. Türbana karşı olanlar zaten laikler değil miydi? - Laikçiler ya da laiklikçiler demek daha doğru olur. Bunlar laikliği bir ideoloji olarak benimsemişlerdir. Laiklik onlara göre dini eğitimin, dini sembollerin yasaklanması demektir. Din karşıtı olmaya laiklik derler, yeri gelince biz de müslümanız demekten de geri durmazlar. Kendilerini laik olarak tanımlamaları bile tuhaftır. Oysa devlet laik olur, insanlar ise şu veya bu ideolojiye az veya çok inanırlar. - Laiklik ideoloji olunca ve devletin hakim ideolojisi bu olunca, devletin laik bir yapısı olduğu söylenemez tabi. - Elbette. Böyle bir devletin türbanı kamusal alanda yasaklaması da normal karşılanır. - Hmm. … - Peki Türkiye nereye gidiyor? Bütün bu kargaşanın sonu ne olacak? - Takdir neyse o olur. - Yahu tamam amenna. Sen ne düşünüyorsun onu soruyorum. - Sadece Türkiye değil bütün dünya değişiyor. Eski baskıcı ideolojiler birer birer iflas ediyor. Küreselleşme, bilgi çağı devrimi… bütün bunlar bu süreçte itici rol oynuyor. Düşünebiliyor musun, bundan 30-40 sene önce insanlar Türkiye’yle ilgili kritik haberleri ancak BBC radyosundan öğrenebiliyormuş. Devlet radyosu yayınlamıyormuş çünkü. Bilgi-iletişim devriminden sonra halkı bilgisiz bırakmak, bu yolla baskıcı ideolojileri ayakta tutmak mümkün değil artık. İnternet diye birşey var işte. İnsanlar tartışıyor, konuşuyor, istediği bilgiye arama motoru vs. ile anında ulaşıyor. Kim bunun önünde durabilir ki? - Evet. Bütün planların üstünde Allah’ın da bir planı vardır derler ya. O hesap demek. - Boşuna takdir demiyoruz ikide bir. Pozitivistler çok bozulur bu kaderci ifadelere. Ama işte “en hakiki mürşit”in ürettiği İnternet nasıl da bizzat ayaklarına dolandı. Şaşırmış durumdalar. Takdir. … - Bu kader meselesini anlamak çok zor. Yani bilimsel yollarla geleceği önceden kestirmek mümkün değil mi? - Buna determinizm deniyor. Yani başlangıç koşulları yeterince açık tanımlanmışsa t kadar süre geçtikten sonra ne olacağının hesaplanabildiği olaylara deterministik deniyor. Fizikçiler 19. yüzyılda tabiat olaylarını deterministik zannederlerdi. Elektromanyetik teorinin ardından bir iki bilinmeyen dışında Fiziğin “tamamlanmış” bir bilim dalı olduğuna hükmettiler. Artık bulunacak yeni bir şey kalmamıştı. Fotoelektrik olay gibi bir-iki bilinmeyen konu, ufuktaki bir kaç bulut gibi görünüyordu. Bunlar da çözülürse fiziğin seması bütün bulutlardan arındırılmış berrak bir semaya dönüşecekti. İnsanoğlu ne kadar ukela! Sonra o iki bulut yaklaştı ve bir kasırgaya dönüştü. Bunlar quantum, relativite gibi teorileri ortaya çıkardılar. Heisenberg belirsizliği deterministlere öldürücü darbeyi vurdu. Şu an bilim adamları ittifakla bildiklerinin bilmediklerine oranla deryada katre olduğunu söylüyorlar. İşte sicim teorisi 11 boyutlu alemden bahsediyor. 4üncü boyutun ötesi insanoğlunun sınırlarını aştığı için gerçekten anlamak mümkün olmuyor. - Fizik biyoloji eminim öyledir de, ekonomi siyaset gibi daha insan ürünü bilimler deterministik olamazlar mı? - Komünistler de böyle düşünmüş olacak ki ekonomiyi tek merkezden yönetmenin daha verimli, daha adil sonuçlar doğruracağına hükmetmişler. Sonra anlaşıldı ki ekonomi de kendi bilinmeyenleriyle büyük bir bilim dalıdır. Ukelalık kabul etmiyor. Ekonomi bir yönüyle meteorolojiye benzer. Önceden belirlenebilirliği mümkün değildir. Japonya’daki bir kelebeğin kanadını çırpması Amerika’da büyük bir kasırgaya neden olabilir. Bu belirlenemezliğe bilim adamları sonunda kaos demek zorunda kalmışlar. - En hakiki mürşidin kendine bile faydası yok desene! - Öyle denebilir. Ama öyle deyince etiket meraklısı insanlar sana bilim düşmanı etiketini yapıştırabilir. Halbuki kimsenin bilime karşı çıktığı falan yok. Karşı çıktığımız şey insanoğlunun küstahlığı. Bilimi Allah’ın mutlak iradesinin karşısına koymaya çalışmaları. Oysa Kuran-ı Kerim’de pek çok yerde Alim-i Mutlak ne güzel ifade eder: “Siz bilmezsiniz, Allah bilir!” - Amenna ve saddakna.